İslâm düşüncesinin çığır açıcı yüzlerce düşünüründen biri olan Ebû Hâmid el-Gazzâlî, yıldızlarla ilgili özel bilgilerin eski Peygamberlerden sonra kaybolduğunu ve burçlara dair konuşulanların büyük bir kısmının mesnetsiz olduğunu belirtmektedir. Bu değerlendirmeden anlayabildiğimize göre, yakın zamanlara kadar ancak bir mit olarak görülüp aşağılanan astrolojinin isabetine Gazzâlî de olumsal yaklaşmaktadır. Günümüzde burçların bilgisi adlandırmasıyla görece daha dar bir alana sıkıştırılarak popüler kılınmış olan bilme tarzının içeriğinin meşru oluşu şöyle somut bir akıl yürütmeden ilham almaktadır: İklimlerin insanların karakter oluşumunda ve yazgısında nasıl etkisi varsa, benzer şekilde, dünyanın varlık koşullarına tesir eden göksel hareketlerin de (felekler) yeryüzündeki oluş ve bozuluşlarda (el-kevn ve’l-fesâd) etkisinin olması lüzumludur. Bazısı söz konusu akıl yürütmeyi hatalı bulsa da bir kısmı ikna edici bulmaktadır. İbn Haldûn’un “el-Mukaddime” adıyla ünlenmiş eserinde gördüğümüz iklimler kuramı ne denli makulse burçlar kuramı da o denli makul bulunmalıdır denilmektedir.

ÖZ Burçlar, Müslüman toplumlar içerisinde aktüel bir değere sahip olduğu için, bu konunun dinî epistemolojik temellerinin tespiti önem arz etmektedir. Bu çalışmada burçların Kur’ân, Astronomi ve Astroloji’deki mahiyetine değinilmiş, Kur’ân merkeze alınarak burçlarla ilgili verilerin genel bir tahlili yapılıp, kavramın Kur’ân bağlamında ifade ettiği anlam ve bu anlamın Astronomi ve Astroloji’deki burç kavramından farkı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Araştırmanın neticesinde hem içerik hem de işlev bakımından Kur’ân’daki burç kavramıyla-özellikle-Astroloji’deki burç kavramı arasında kapanması mümkün olmayan bir ayrılığın olduğu sonucuna ulaşılmış ve burçların insanlara etkisi bu bağlamda ele alınmıştır.
Mukaddeme: Tarih ilminin fazileti, tarihte takip edilen usullerin tahkiki ve tarihçilerin hata ettikleri noktalara temas edilmesi hakkındadır.
Birinci kitap: Umran ve mülk, hükümdarlık, kazanç, geçinme, sanatlar, ilimler, bunların illetleri ve sebepleri türünden olmak üzere umrana ârız olan “avârız-ı zâtiye” hakkındadır. (Umranın zati araz ve hallerini yani kanun ve kaidelerini konu almaktadır).
İkinci kitap: Yaratılıştan bu yana günümüze gelinceye kadar Araplar, onların nesilleri ve devletleri ile ilgili haber, tarihi ve rivayetler hakkındadır. Bu bölümde Nebat, Süryaniler, Fars, İsrailoğulları, Kıbt, Yunan, Rum, Türk ve Frenkler gibi Araplarla çağdaş olan meşhur milletlere ve devletlerine de işaret edilmiştir.

Üçüncü kitap: Berberlere ve onların mevalisi olan Zenâte kabilesine, bunların başlangıçtaki durumlarının ve nesillerinin anlatılmasına, bilhassa Mağrip diyarındaki mülk ve devletlerine dairdir.
Eseri yazarken az, öz ve kısa tutma yolunu benimsedim. Zor anlaşılan ifadeyi değil, kolay kavranan üslupla meramı anlatmayı tercih ettim.
Bu eser ister bedevi ister medeni olsun Arapların ve Berberlerin haberlerini, tarihlerini, onlarla çağdaş olan büyük devletlere işaret etme hususunu ihtiva etmekte, hilkatin başlangıcı ve ondan sonraki haberler itibariyle ders olacak ve ibret alınacak hususları açık bir şekilde dile getirmektedir. Onun için esere Kitâbu’l-iber ve divânü’l-mübtedei ve’l-haber fî eyyamil’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men âserehüm min zevi’s-sultani’l-ekber adını verdim.
Fahreddin er-Râzî’nin kelâmı felsefîleştirirken veya kelâmı felsefe ile mezcederken geliştirdiği yöntemi İbn Haldûn Muḳaddime’de bazı değişiklikler yaparak uygulamıştır (Muḳaddime, III, 1164). Bu yöntemin en önemli özelliği, daha önceki rivayet ve görüşleri ciddi bir eleştiri süzgecinden geçirdikten sonra bunları tamamen yeni bir tasnif içinde usul, kavâid ve havâdis şeklinde ele almasıdır (el-Mebâḥis̱ü’l-meşriḳıyye, I, 88-89). Bunlardan usul, her şeyin kendilerine bağlı bulunduğu ve kendilerinin kendi dışında başka bir şeye bağlı olmadığı esasları ifade ederken kavâid, insanların kendileri üzerinden usulle irtibat kurduğu daha alt ilke ve kuralları belirtmektedir. Bütün mesele, insanların her an karşı karşıya bulunduğu hadiselerin kaideler üzerinden usulle irtibatlandırılmasıdır ve bütün düşünce buna yönelik olarak gerçekleşmektedir. İbn Haldûn, Râzî ile ortaya çıktığını ve onun tarafından geliştirildiğini açıkça söylediği bu yenilikleri eserinde uygulamış, ancak usul ve kavâidi Muḳaddime’de, havâdis kısmını Kitâbü’l-ʿİber’in diğer ciltlerinde ele almış, nihayet kendi dönemini eserin sonuna eklediği otobiyografisi üzerinden anlatmıştır.
Muḳaddime, tarih ilminin zâhirî ve bâtınî cihetlerini ve bunlardan ikincisinin hikmetten sayılması gereken bir ilim olduğunu izah eden bir girişle başlar ve altı bölümden oluşur. İbn Haldûn birinci bölümü usule ayırmış, burada insan toplumu dediği umranın dayandığı esasları ele almıştır. Bu esaslar asabiyet, coğrafya ve nübüvvet olarak sıralanmaktadır. Asabiyet insanların hayatta kalmalarının ön şartı olan her türlü dayanışmayı, coğrafya insanların içine doğdukları, kendisiyle zorunlu biçimde irtibat halinde bulundukları ve bu sebeple tesirine mâruz kalarak kendi varoluşlarını bu tesir çerçevesinde sürdürdükleri fizikî çevreyi ifade eder. Nübüvvet, umran için ilk ikisi kadar zorunlu olmasa da tahakkuk ettiğinde diğerleri gibi insanları zorunlu biçimde şekillendiren bir esas olarak ele alınmaktadır. Bu esasların her biri insan hayatına girişi ve bu hayat içerisinde edindiği yer açısından tasvir edilmektedir.